Motosiklet Habercileri

Beyaz Kelebek Honda PCX ile Şile’den Girne’ye

Beyaz Kelebek Honda PCX ile Şile’den Girne’ye
11 Ocak 2020 - 13:11

 

SABRİ KAYACIK

Hazırlıklar tamamlandı. Hatta 1 Mart 2013’te CNR’a Moto Show’a gidip eksik ne varsa tedarik ettik. PCX’e yan çantalar… İçinde çamaşırlarım, mayo, havlu, çoraplar, kısa pantolon, traş takımlarım, fırça-macun, sabun, ilk yardım çantası, çakı, bıçak, ıslak mendil. vs. Arka Top Case’de: Yeni kask, Yedek Balaklava, fulâr, bandana, Lastik tutucular, Lastik patlaması riskine Şişirme tüpü. Sele altında: Anahtar takımları, Motor bağlama teli, çeşitli evraklar. Sele arkası çanta içinde: Uyku tulumu, portatif çadır, su, hafif yiyecek, Not defteri…
…Ve canlı Navigasyon cihazı bizim Osman.!

Selçuk’ta güneyi gördük

15 Mayıs 2013’e tarih attık ama. Her şeyimiz tamam olduğu için 15’i beklemedik ve 9 Mayıs Perşembe sabah saat 10:00 itibariyle yola koyulduk.
Montumuz, dizlikler, reflöktör yelek, eldivenler.. Motor arkası Solda Türk bayrağı, Sağda KKTC bayrağı. Şile Shell’de depoları fulledik. Biz, Shell 97 Oktan Kurşunsuz kullanıyoruz. (Yollarda bulduğumuz yerlerde OPET tercih ettik Mehmetcik Vakfından aldık) Şile’den hareketle Şile otobanı. Karakiraz çöp döküm kavşağında yol yapım çalışmaları… kepçelerin ve sonsuz sayıdaki kamyonlardan savrulan tozları, Kurtköy’den sonra da soluduğumuz karbon monoksit başımızı döndürdü. (Biz tüm bunlara hazırlıklıydık.) Ayrıca Otobanda peyzaj çalışması yapan işçilerin biçtiği çimlerden o güzel ve taze çim kokusuyla ciğerlerimiz bayram etti.
Biz, Paris Dakar rallisine katılan yarışçılar değiliz. Biz keyif adamlarıyız. Bu nedenle, yollarda manzaranın keyfini çıkara çıkara 60-70 Km hızla seyrettik.
Eskihisar’dan 12.- TL ödeyip feribota bindik. Topçular’da inip yola devam ettik. Yalova çıkşında Trafik kontrölü GBT… Sorun yok yola devam. Balıkesir-Manisa arsı tam 120 km sürekli yağmur yedik. Sonunda dayanamayıp Ramiz köfteci’ye sığındık. Orada bize çay ikram ettiler. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Motorları kapalı garaja alıp o akşam Manisa-Akhisar’da otelde konakladık. 57.50 TL ödedik.Tütün Otel… Zamanında Ege’de tütün ekildiği yıllar… Orası Eksperlerin kaliteyi belirlediği, tütün aldığı, fiyatların açıklandığı, üreticilerle kıyasıya pazarlıkların yapıldığı, ücretlerinin ödendiği ve her daim aktif çalışmaların, alışverişlerin yapıldığı mekân olduğu için “Tütün Otel” adı verilmiş. Tabii şimdi oralarda artık tütüncülük yapılmadığından o bina Otele dönüştürülmüş. 10.05.2013 Sabah İzmir’e hareket… Selçuk’a kadar sürekli yağmur. Selçuk’ta az buçuk güneşi gördük.

 

Aydın-Söke yolu üzerinde 75.Yıl Selâhaddin Tüneli tam 3.304 Km. Motosikletle İnanılmaz bir uğultu ve acayip bir gürültü. Sonsuza dek bitmeyecekmiş gibi eldi bana. Otomobille olsa bu kadar zor gelmez belki de insana. Bir tünelde motor ve ben. Korkunçtu doğrusu.
Aydın Çine’ye vardık. Mehmet Zengin Köftecide kendimize ziyafet çektik. O lezzeti 50 yıl Önce unutmuştum aslında. Gerçek danalardan köfte yapmışlar. “İşte bu dedim. Bu o tat !”


Garson ile muhabbet keyifli oldu. O da bizi sevdi ve bunun ifadesi… Üstüne tahin gezdirilmiş cevizli kabak tatlısı. Yıllardır kabak tatlısı yeriz. Bi türlü üstüne tahin gezdirmeyi akıl edememişiz. O nasıl bir lezzetti öyle.Garson ad takmış “Termo Nükleer…!”
Oradaki benzinlikte depoları fulledik. Tam hareket edeceğiz… Gök boşaldı. Sel aldı her yanı.
2 Saat rötarla yola koyulduk.
Non Stop… Motor sürüş. Saat: 16:00 Muğla-Ula’dayız 16.-TL Benzin aldık. Kaç Km olmuş diye Kadrana bakınca gözlerim fal taşı gibi açıldı. Şaka zannettim. Gözlerimi ovaladım. Bi daha baktım. Ve o ânı fotoğrafladım. Evet… Km “1919” olmuş. Ata’mızın Samsun’a çıktığı tarih. “1919” olmuş. Nasıl şaşırdım, nasıl mutlu oldum bilemezsiniz. Ya orda durmasak, ya Km’ye bakmasam, o özel ânı ıskalasam… İyi ki de durup bakmışım. “1919”
…Ve GÖKOVA! Kekova körfezi. Hani o, ortasından AZMAK dersinin geçtiği… Yeryüzünde benzeri olmayan, izleyenlerin nefeslerinin kesildiği, Ova, Koy, Sahil, İpek kumlar, Turkuvaz deniz, Ormanlar, Sıra dağlar, Yeşilse yeşil işte. Uzayıp giden adalar… Baş döndüren oksijen ve iyot yoğunluğu.
Yok… Vazgeçtim. Daha fazla anlatmayacağım…“Gökova’yı gördükten sonra, Cenneti görmeme gerek kalmadı.” İşte; orası öyle bir yer! Orada gördüğüm, yaşadığım, hissettiğim ne varsa… İçime, Kalbime, Ruhuma doldurdum. Bir gözüm arkada ayrıldık.Sahilden Antalya’ya gitmek yerine, karar değiştirip, Fethiye’den kuzeye sapıp, ince, dar, sarp, dipsiz uçurumlu yollardan, Kırkayakların arasından, bir türlü dinmeyen yağmurlarlarla, sislerin içinden, bulutların üzerinden Baba dağlarına sardık.

Rakım: 1300, Saat: 21:45 daha fazla ilerlememize imkân yok. Yağmur ve soğuk bizi teslim aldı. Hemen soldaki Yörük çadırına kendimizi attık. Yorgun kamyoncuların konakladığı, soluklandığı Çadır kent dedikleri yere, Keçi kılından yapılmış. Kapısı bile kalın ve eski bir battaniye. İki sırık ile ayakta durabiliyor. Ortada bir kuzine, içerde dört masa, ahşap sandalyeler. Ortada 40 Watlık sarı ampul. Sakalları uzamış birkaç kamyoncu. Sigara üstüne sigara. Zaten kuş uçmaz kervan geçmez bir yer, kim denetleyecek. Duman altı olduk orada. Herkes ve hepsi dertli. Yük ağır, yollar uzun, rampalar dik, nakliyeler ucuz, masraflar ağır, mazot pahalı, lastikler bitik. Bazıları kaplama. Evden uzak, çocukların özlemi. Ahhh şimdi şu saatte evde olmak vardı. Muhabbetleri. Değişik bir yüz görmeleri itibariyle hürmetle karşıladılar bizi. O kadar yorgunuz ki hemen çöktük sobanın başına. Osman’ın depreşen romatizmaları biraz olsun rahatladı. Odun ateşinde demlenmiş, isten kapkara olmuş alüminyum demlikten bardak bardak çay içtik. Sobanın başında içimiz dışımız ısındı. Hani çölde Vaha bulunca oraya sığınılır ya, biz de öyle işte. Gecenin bi vaktinde yağmur, soğuk, ayaz… Yörük çadırına sığındık. Bu da Maceramızın bir parçası. Asla şikâyet etmedik. Durumu olduğu gibi kabullendik. Zaten aksi olsa çekilmez bu hayat. Tabiata uyum sağladık. Gecenin ilerleyen saatlerine kadar Kamyoncularla sohbet doyumsuzdu. Közde demlenmiş çaylarını, Koyun sütünden ayranlarını içtik. Keçi etinden Saç Kavurma, bol yeşillik. Bir tabak çorba fiyatı ödedik. Baktık yağmurun dineceği yok, dışarıdaki masaların naylon örtüsünü çektik motorların üzerine örttük. Güzel insanlar buna bile ses çıkarmadılar. Rıfat bey bu havada gidemeyeceğimizi ve çaresizliğimizi anlamış ki, az ötedeki barakayı bize tahsis etti. El fenerini yaktık. Uyku tulumlarını serdik yattık. Kapımızın önünde sabaha kadar havlayan üç karabaş yüzünden bir saniye bile uyuyamadık. Meğer hayvanlar bizi, sahibinin dostları olarak algıladıklarından kapımızın önünde bizi korumaya almışlar. 11.05.2013 Sabah kalkıp da dışarıya çıktığımızda bizi gören o Karabaşlar, görevlerini yapmış olmalarının mutluluğunu görmeliydiniz. Yüzümüze bakıp bakıp ne hareketler, ne şirinlikler yaptılar bize. Hazırlıklarımızı tamamlayıp, kendilerine şükranlarımızı sunduğumuz Rıfat bey ve Saygıdeğer eşine veda edip soğuk havayı soluya soluya 1550 rakımlı dağları aşarak Korkuteli’ne vardık. Sabah çorbamıza bolca pul biber atarak ve bize sunulan biberiyeleri de işin içine katarak yedik. Ardından üçer bardak demli çay… (Çay hayatımızda iyi ki var!) Benzinciye 22.- TL ödeyip depoları doldurduk. Orada litresi 4.85 TL

İstikamet Antalya…


“Antalya” deyince durmak lâzım. Orada atmosfer hemen değişti. Yollar, çevre düzenlemesi, tabiat, insan tipleri, yerleşim alanları, oteller, plajlar, turistik tesisler, yerli yabancı turist profilleri. Orada bir başkalık, hatta bambaşkalık var. Dünya da bunun farkında ki hemen hepsi oradalar. Ucu bucağı olmayan oteller ve yollarda çekçekli valizlerle otellerine giden gruplar.
Derken… Alanya!
Türk turizminin Başkenti. Orası başka bir âlem. Gerçek bir turizm cenneti. Her nereye baksan Rus, Alman, İngiliz, Fransız v.s kim varsa akmış Alanya’ya. Oteller, Cafeler, barlar, pastane, restoranlar, alışveriş mekânları, gezi alanları, parklar, gezi tekneleri, eğlence mekânları her yer ama her yer dolu. Her yer insan, her yan Turist. Hele ki Gece hayatı!
Hani gazeteler yazıyor, TV’ler söylüyor ya, “Antalya ve Alanya’ya Turist yağdı.” Diye.
İnanmayın. Doğru söylemiyorlar.
Oralara turist yağmıyor. Yağmamış…
Baraj patlamış. Sel olmuş akıyorlar. Oralarda turistler bildiğiniz sel gibi. Ben böyle şey görmedim hayatımda. Nerdeyse, Rusya’nın tamamı Alanya’da.
Limanda yolcularını bekleyen gezi teklerinin görkemi insanı hayrete düşürüyor.
Tarihin sarı sayfalarından alınıp oraya konulmuş gibi devasa kalyonlar orada işte.
Yerel yöneticiler esnafın, yatırımcıların önünü açmış. Sıkıntıları çözmüşler.
Bu nedenle, esnaf mutlu, konuklar mutlu. Dolayısıyle Gerçek bir turizm cenneti oraları.
Bir turist geldiği yerde nelere ihtiyaç duyar, neler onu mutlu eder. Tüm bunlar yaratılmış.
Alanya’da 2500 yağı değiştirdim. Şimdi Motorumun sesi bile başka oldu.


Gece 22:30’da Anamur’a geldik. Sahilde bir otele yerleştik. Yatak kahvaltı 35.-TL ödedik. İyice de dinlenmişiz. Otel müşterileri ve sahibi ile kahvaltı süresince Motosiklet yaşam tarzı hakkında sohbet ettik. Çok şaşırdılar. Hevesleri var da gözleri kesmiyor pek. Motosiklet hayatı meşakkâtlidir ama ondan çok daha fazlası, Keyiflidir. Özgürlüğünü sonuna kadar kullanır, Tadını çıkarırsın. Zaten yollarda beni en çok etkileyen de bu durum oldu. Yollarda rüzgârı tüm yoğunluğu ile hissederken, yağmuru ve yağmur serinliğinin keyfini çıkarırken, istediğimiz yerde mola verip, kebaplar, ayranlar, çaylar, tatlılar, meyveler, sohbetler, yöre insanları ile muhabbet edebiliyorken, ovada, yaylada, en olmadık dağlarda, en olmadık sarp kayalıklarda, gölün kenarında, denizin kıyısında, koca çınarın altıda sigara tüttürüp keyif çatıyorken…Karşımızdan gelen, ya da yanımızdan geçen Mahkum taşıyan o zırhlı otobüsler, zaten küçücük olan tepedeki camlarını bi de tel kafeslerle kaplamışlar. İşte onları görünce içim burkuldu. Özgürlüğüme sevineyim mi, yoksa orada kapalı mahkum otobüsüyle cezaevine götürülenlere üzüleyim mi? Acayip, tuhaf duygularla yoğrulup gittim. Bir insanın özgürlüğünün kısıtlanması ne feci bir şeymiş meğer. Bunu yollara çıkınca daha iyi anladım. 11.05.2013 Anamur oteldeyken 05:30’dan 08:00’e kadar yine şiddetli yağmurla uyandık. Hatta yağmur başladığında otelden çıktık motorumuzu yağmur almayan sundurmanın altına park ettik. “Keşke bunu akşamdan yapsaydık.” Diye de hayıflandım doğrusu. Kaldığımız ŞENAY OTEL’den 09:30’da ayrıldık…

Motorla seyahatlerde iyi bir kask çok önemli. Benimki çeneli değildi ama çeneme kadar inen camlı ve vizörlü kaskım vardı. Vizör, güneş gözlüğüm olmasına rağmen keskin güneş ışınlarında çok faydalı. Kask Camı da, o süratte giderken sinek, böcek, arı çarpmalarına karşı bire bir korudu beni. Yoksa o kadar böceği yollarda yutmak içten değil.Yine yollardayız. Akdere kasabası çıkışında bir gözlemecide soğuk ayran içmek, sıkma börek yemek için mola verdik. Orada da AKP’den Akdere Belediye Başkanı Şahin AKIŞ beyefendi ile tanışıp epey sohbet ettik. Halk ile nasıl bütünleştiğini anlattı bize. Mütevazi bir kişilik. Kendisiyle tanışmaktan mutluluk duyduk. Motorlarımızın başına kadar gelerek bizi uğurladı.
Tekrar bastık gaza. Yollarda sıkma portakal suyu içe içe (Bardağı 3.-TL) Silifke Taşucu’na saat:14:00’te geldik. Kıbrıs’a feribot ile giriş işlemleri için, Üç firma olmasına rağmen biz, FİLO FERİBOT TAŞIMACIĞI Şirketi ile anlaştık. Birey olarak gitsek kimlik yeterliymiş. Ama bizim Motorlarımız var. Onun için de Pasaport gerekiyormuş. Valla ne yalan söyleyeyim. Ben orasını gerçekten Yavru Vatan zannetmiştim. Pasaportumu yanıma almadım. Oysa gerçek hiç de öyle değil. Onlar kendilerini gerçek bir ülke sanıyorlar ve öyle davranıyorlar. Ama yeryüzünde orasını bizden başka tanıyan ülke yok ve KKTC’yi biz kurduk. Rumlar’ın boğazlamalarından biz kurtardık onları. Evlâtlarımız olar için şehit oldular. Amerika’dan ambargo bile yedik. Yaptığımız masrafların, harcadığımız paranın haddi hesabı yok. Kıt kanaat kazandığımız paralardan verdiğimiz vergilerden oraya yüklü miktarda gönderiyoruz. Ki, bir ailede kaç kişi varsa hepsinin altında son model Mercedes var o ayrı….


Hâl böyleyken “Soydaşlarımız, kardeşlerimiz” dediğimiz Memleketi ziyaret etmek istiyorum. Ve bize kimlik ve Pasaport soruyorlar. “Bu haksızlık” diye düşünüyorum. Bunu yaparken de hiç kibar değiller… Sizlere de önerim şu: Sakın oraya Pasaportsuz gitmeyin. Büyük sıkıntı yaşarsınız. Binbir zorluklarla gemiye bindik. (kelle koltukta) orada neler olacak bilemiyoruz. Motorum ve ben Gidiş Dönüş 200.- TL ödeyip bilet aldık. + 37.- TL Liman vergisi. Gece 12:00’de hareket etmemiz gerekirken, saat: 03:00’te açıldık limandan. Gemiye biner binmez kendimize uzun bir kanepe seçtik. Ki sabaha kadar uyuya bilelim. Ben altıma hasırımı serdim başımın altına da uyku tulumunu koydum uzandım. Tam uzandım ki, ayak ucuma bi kamyoncu oturdu. Tam da Osman’ın uzanacağı yere. Onu oradan uzaklaştırmak için Şeytanlık yapıp, “Beyefendi benim çoraplarım kokar siz orada rahat edemezsiz” der demez adamın kalkıp gitmesi bir oldu.

Ve Girne…

12.05.2013 Sabah 11:00 sularında Girne limana vardık. İşte dert başladı. Pasaport yok. Gümrük Memurlarına meram anlatana kadar neler çektik anlatamam. Yoksa limanda kalacağız. Herkes çıktı gitti bir biz kaldık. Neyse bir şekilde hallettik. 90.-‘ar TL sigorta ve liman ücreti ödeyip. O meşhur sarı Kâğıdı elimize alıp Gümrükten çıktık. İşte Gerçekten Kıbrıs’tayız. Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim doğrusu. Karma karışık duygular içindeyim. “‘74’te bunun için mi çıktık.” dedim kendi kendime.
Zaten trafik de soldan… Zar zor vardık kardeşimin evine! Bir Ohhh! Çektik. Tam motorlardan indik. Nasıl yağmur bastırdı. Apar topar garaja aldık motorları. Kıbrıs TV’den haberleri dinliyoruz. Kıbrıs yollarını sular seller basmış, otoları sürüklemiş. Yani tam zamanında gelmişiz. Biraz daha oyalansak oralarda bizim motorları da sel alıp gidecek! Bizi gelecek diye bir de yemekler kebaplar hazırlamış ki, of ki ne of. Tam donanımlı masa, yaşadığımız tüm zorluklar bir an unutulup gitti. Çayla birlikte sohbet, hasret gidermeler, buralardan, oralardan havadisler. Evden çıkıp Lefkoşa turu. İnceden alışveriş.


MARDO Cafe’de dondurma keyfi. Çok dondurma yedim ama burası başkaydı.
Ekmek kadayıfı yanında Snickers’lı, çilekli, kaymaklı, cappucino’lu kocaman toplar halinde dondurmalar… Şekil, değişik model porselen kâsede sunum… O lezzet harmanlanınca, gözlerinizi kapatıyorsunuz. Hafıza kaybı. Damağınızdaki o tat ile eriyorsunuz. Orada size kendinizi özel hissettiriyorlar ya Hesabı umursamıyorsunuz bile. Ertesi gün akşam yine oradayız. Orada kaldığımız günler… Bir uçtan bir uca ayak basmadığımız yer kalmadı. 2. günümüzde Salamis ve Dipkarpaz planımız vardı. Magosa’ya kadar gittik yine yağmura yakalandık. Bir an dindikten sonra vazgeçip Lefkoşa’ya geri döndük.
Magosa’da NamıkKemâl’I tutulduğu zindanları, Sn Barnabaz Manastırı, Salamis Harabeleri, Beşparmak Dağları, İlk Çıkartmanın yapıldığı bölge. Dip Karpaz. Zafeburnu. Hz. Süleyman Çeşmesi. Karpaz Manastırı. Güzelyurt, Gemikonağı, Lapta, Dağa Çıkan tank, Sn Hilarion Kalesi. Lefke Şeyh Nazım Kıbrısi Dergâhı ve müritleri…
Arjantin, İspanya, Almanya, İngiltere, Malezya, Rusya v.s Dünyanın her yanından müritleri var. Zaten Kıbrisi Oldukça yaşlanmış, yanında koltuğundan iki kişi tutarak anca arabaya alınabiliyor. Yerine Torunu Mehmet Nazım bakıyor. Vakit namazlarını o kıldırıyor. Hafta içi Zikir’lerde oluyormuş ama bizim pek vaktimiz olmadığından Zikir törenlerinde bulunamadık. Bizi pek hoş karşıladılar. İkramları bol. Bolca da fotoğraf çektirdik birlikte. Herhangi bir sıkıntı çıkarmadılar. Oradaki herkes birbirine oldukça samimi ve sıcak davranıyor. Dergâhın içi dışı dini motiflerle bezeli. Arkada namaz vakitleri haricince dini sohbetlerin yapıldığı ve yeterince kanepe ve sandalyelerin bulunduğu geniş bir bahçe. Bahçede meyve ağaçları ve asmalar.

Ertesi gün, Girne Kalesi, Yat Limanı…

Girne’de Final..”SON AKŞAM YEMEĞİ” ARCH WAY RESTAURANT.
Mönüyü merak edersiniz diye yazıyorum… Yani bu Kıbrıs’lılar ne yerler ne içerler.?
Hiç abartı yok. Soframıza şunlar geldi: *Buzlu Badem*Süzme Yoğurt*Zeytin Ezmesi*Cacık*Cehennem Topuzu*Glumbra*Sigara Böreği*Kızarmış Patlıcan*Közlenmiş Mantar*GabbarTurşusu*Çakrotez*Haşlanmış Bıldırcın Yumurtası*Kızarmış siyah zeytin*Közlenmiş soğan*Döner Kebap*Kızarmış Hellim* Dilim Havuç *Bumbar*Humus *Limonlu Tahin*Salata*Kızarmış Ekmek*Çakıstes*Pancar salatası*Pide arası Kıbrıs Sucuğu*Şeftali Kebabı*Et Şiş*Yavuk Kanat*Pirzola*Ceviz Macun(tatlısı)*Patlıcan Macun(tatlısı)*Turunç Macun(tatlısı)*Meyve Tabağı*Tahinli Cevizli Kabak tatlısı*içki… Ve inanılmaz zarafette servis. Muazzam Sunum.
Tüm bunlar o kadar çeşitli ki bu nedenle tadımlık geliyor masamıza. Tabaklarımıza, tek tek servis ediyorlar, rahatsız etmeden. Fonda inceden Müzik.
İyi bir hesap ile yüklüce bahşiş bırakıp Mutlu ayrıldık Girne ARCH WAY RESTAURANT’TAN…! Kendilerine çok teşekkür ediyorum. Ve Kıbrıs’ta 4 gün geçti.
Gece yarısı feribot. Aynı rutin işlemler…
25.-TL Liman vergisi. + 7.50 Tl Çıkış kapısı ödemesi(O neyin nesi anlamadım)
Sabah Taşucu’na vardık orada da 27.-TL liman vergisi ödedik. Gümrük işlemleri sonunda dışarı çıktık. Ohh Çok şükür Güzel ülkeme geri döndüm.
Oturup bir yerde sabah çorbamızı içtik. Ver elini Silifke. Mut yollarının sarp dağları, dik yolları, keskin virajları, bakmaya korkulan uçurumlar, aşılmaz rampaları, Ünlü Sertavul geçidi. Yollarda kalmış TIR lar… Bitmek bilmez yokuşlar… O deli dünyada, vahşi tabiatta Honda’m bana mısın demedi. Doğradı yolları.
Bozüyük Ceza infaz kurumunda iyi hâl gösteren ve cazalarının sonuna gelmiş mahkumların işletip, çalıştığı restoranta geldik. Kendilerinin yaptığı hediyelik objelerden satınaldık. Onlarla sohbet ettik. Kebaplardan yedik hem de nasıl ucuza. Iyi temenniler dileyip ayrıldık.
Karaman’ı solladık. İşte, Konya ovasındayız… Ucu bucağı, sonu ötesi olmayan sonsuz büyüklükte hissi uyandıran “Türkiye’nin Tahıl Ambarı” diye tanımlanan ova.
Sürülüp ekilmeyen yer yok. Tamamı ekili. Göz nereye kadar görebiliyorsa oralara kadar ekili. Tüm ova yem yeşil. Bu yıl da Türkiye’ye açlık yok. Sıkıntı yok.Bereket Bolluk çok.


Biz oralarda gezip tozarken, birileri sürekli çalışıp üretmiş. Şu an bile üretiyorlar.
Hatta… Geçtiğimiz yol güzergâhlarında Süper Hızlı Tren çalışmalarını gördük. En olmadık sarp dağlarda çok sayıda Tünellerin açıldığını, yeni yol çalışmaları, sayısız iş makinaları ve sayısız işçilerle çalışmaların 24 saat esasına gore yapıldığını gördük.
Afyonda bir gece mola. Ertesi gün Kütahya, Eskişehir, Bursa, Kocaeli ve Şile…
Kurtköy sapağından döndük. Memleketin yollarına girdik. Yorgun, Uykusuz ve kirli olarak geldik Şile’ye. Çarşıda karşıladılar bizi. Sayısızca insana, arkadaşlara seyehati anlattık, bilgi verdik. Yaşadığımız maceraları, anekdotları anlattık. Aradan günler geçti hâlen daha insanlar soruyor, biz anlatmaya devam ediyoruz. (Sanki uzaya giden ilk Türk misali)
Anlaşılan önümüzdeki kış, mevzu hep bu seyahat macerası olacak.
Eşim çay demledi. Ne çok özlemişim memleketimn çayını. Akşam üstü olmasına rağmen çay kahvaltısı yaptık.
Yaz başında ben tatilimi yaptım. Bu bana sezon boyunca gider…
3500 Km yol yapmış, 324 TL yakıt tüketmişim.
Önümüzdeki yıl başka diyarlarda macera yaşamak dileği ve ümidi ile…
Beyaz Kelebeğim HONDA PCX’e de çok teşekkür ediyorum.!
Şimdi, tatlı yorgunluğun keyfini çıkarıyoruz.

KÖŞE YAZARLARI
BİYOGRAFİLER

© 2024 Motosiklet Habercileri. Tüm hakları saklıdır.