İki teker tutkunu türkülerin efendisi

Motosikletin tadını üzerinden hiç inmeyerek çıkaran Sümer Ezgü, Jawa ile başlayan, Harley ile devam eden serüvenini MotosikletHabercileri.com için yazdı.

Türküyü unutturmayan, tam anlamıyla “Anadolu” sanatçısı Sümer Ezgü, geç de olsa motosikleti keşfedenlerden. Ezgü, motosikleti otomobile tercih etmesinin en önemli nedeni olarak “daha dinamik ve genç tutması“nı gösteriyor.

Sümer Ezgü, çocukluğundan bugüne uzanan motosiklet macerasını MotosikletHabercileri.com için yazdı, çok da iyi etti.

Teşekkürlerimizle beraber söz sırası Ezgü‘nün…

Doğayı, dağlardaki kekik kokularını, rüzgarı hissederek gidiyoruz. Araba kullanırken bir süre sonra standart korumalı konforda uykum geliyor. Motor sürerken daha diri oluyorum. İnsanı daha dinamik ve genç tutuyor

Benim için motorun öncesi de var! İlkokul yaşlarımda Burdur’un Bucak ilçesinde komşumuz Abdullah Amca’nın oğlu Necati Abi beni ince teker yüksek bisikletinin arkasına bindirdiğinde kuş gibi olurdum. 4. Sınıfta babamın görevi gereği Gümülcine’ye gitmiştik ve ilk kez iki tekerlekli bisiklet deneyimim orada olmuştu. Kimse sürüşü öğretmemesine rağmen bindiğim bisiklette boş sahada yan yatmamak için uçarcasına pedala bastıktan sonra, sahanın sonunda ayak freni desteği bile yapsam durmakta zorlanmıştım. O gün çılgın gibi saatlerce pedala bastığımı hatırlıyorum.

Sonraları ise Türkiye’ye dönünce Bucak’ta Bedriye Teyze’nin oğlu Erol Abi Jawa marka motoruyla beni arkasında gezdirmeye başladı. Amortisörlerle yaylana yaylana gitmek, pedallara kuvvet değil de gazı verince hareket yepyeni bir duyguydu. Hem maceralı, hem büyüğümüz Erol Abi’ye güven, hem herkesin yaşamadığı ne bileyim tarifsiz farklı bir duygu ama kesinlikle mutlu, insanı uçuran bir duyguydu bu!

O zamanlar kırmızı boyalı Jawa dağa taşa tırmanan, arka koltuğuna heybe konunca pazarlarda sebze meyve taşıyan, tarlaya giderken de köylülerin yük yüklediği modern eşek gibi bir şeydi. Her derde deva sanki…

Öndeki yakıt deposuna çocuk, arkaya karısı, karısıyla sürücü arasına küçük bebek, en arkadaki uzatmalı demir seleye de öbür çocuğun oturduğu üstü açık aile aracıydı… İki tekerlekli kabriyo. O yükle iyice çökerdi motor ama gene de pat pat giderdi namussuz. Bir de Meze vardı Jawa’ya göre daha alt klasman gibi görünen. O da çok yaygındı. Yoldan geçerlerken gözüm hep onlardaydı. Gece önündeki farın yolu aydınlatması çok fiyakalı geliyordu bana. Hele o teklemeli motor sesi çok hoşuma giderdi. Daha sonra bir öğretmenimiz Rus malı olsa gerek açık yeşil renkli yüksek bir motor getirtmişti. Tısır tısır çalışan gürültüsüz ve teknolojisi Jawa’dan daha iyi. Bazen evinin önünden geçerken yanına gidip ona dokunuyordum. Ama Jawa gene de o yılların klasiğiydi!

Rüzgar hız kesmesin diye

Ortaokula geldiğimde mobilet markaya binen arkadaşlarım olmuştu. Çocukların enteresan biniş stilleri vardı standardı olmayan. Kimisi ayaklarını pedallardan kaldırıp ortaya toplar, kimi sanki düşüverecekmiş gibi ayaklarını neredeyse yere değdirircesine gider, kimi rüzgar hız kesmesin diye yatarak, kimi tek elle, kimi ayağında kirlenmiş tokyolarla bir bacağını içe yanlatarak binerdi. Yani literatürde olmayan binbir yerel sürüş biçimi. Yaşları küçük ve kullanmaları tehlikeli olsa da nasıl özenirdim onlara! Çocukluğumdan acı hissettiğim anım, mobilet sürerken arkadaşımız Muzaffer’in arabanın altında kalarak ayaklarının felç olmasıydı…

Artık Harley Davidson zamanı

Yıllar içinde Bucak’tan Burdur’a yerleştik. Liseden sonra Spor Akademisi’ni kazanıp eğitim için gittiğim Ankara yıllarım, TRT’yi kazanıp başlayan sanat hayatım, İstanbul’a göç ve tekrar dönüp dolaşıp Toroslar’a kürkçü dükkanına geliş…

Antalya’ya yerleştiğim yıl bir açılışta “biz Sümer’ le çocukluk arkadaşıyız” diyen sesin Bucak’tan top oynadığımız arkadaşım Hüseyin Acarlıoğlu olduğunu öğrendim. Meğer Antalya’daki Harley Davidson bayii onunmuş. Daveti üzerine gittiğimde pırıl pırıl birbirinden güzel makineler vardı. Üzerlerine çıkıp fotoğraflar çektirdik. Çocukluk yıllarımdan sonra motosiklet konusu kapanmıştı benim için ama tekrar virüs beynime girdi. Demek aslında çıkmamış! Hüseyinler Harleyciler olarak Antalya çevresine sık sık turlara gidiyorlardı. Arada bir uzun sürüşleri oluyordu hatta ülke dışına da gidiyorlardı. Güzel dostluklar kurulmuştu. Şaşkınlığım bazılarının evdeki motor sayısı ya da modeli gibi meseleleri önemseyip tavırlarındaki varlık hissiyatlarıydı. Bu da insanın parayla sınavı ve evrimiyle ilgili olsa gerek diye düşünmüştüm. Sonuçta motor kulüpleri birer hobi ortamlarıdır!

3 tekerlekli modeli beğendik

Eşimle Hüseyin’in yeni taşındığı mağazasını ziyarete gittiğimizde birbirinden güzel pırıl pırıl çeşitli makinelere oturduk ve üç tekerlekli Traik motoru beğendik ve aldık. Daha güvenli geldi bize. Tabi bir sorun vardı! Motosiklet kullanmayı bilmiyordum ve ehliyetim yoktu. Sevgili Onur Hocam verdiği derslerle beni eğitti ve ilk sınavda ehliyetimi aldım. Artık Antalya HOG üyesiydim. Onur Hoca’nın öğrettiği en önemli bilgi güvenli sürüştü. Motosikletin kaportası olmadığına göre ilk darbe bedene olacaktı. Önceleri sadece havalı olduğu için kullandıklarını sandığım eldivenlerin aslında düşüşlerde koruma ve ter için işe yaradığını, bele taktığımız kuşağın rüzgardan böbrekleri koruduğunu, yüz maskesini, dizliklerin, omuz ve dirsek korumalarının, botların hep bedeni çarpmalara karşı korumak için gerekli olduğunu öğrendim. Kasksız motor kullananları görünce şaşırıyorum nasıl kendilerini riske atıyorlar diye!..

Ekip ruhu, saygı ve fazlasıyla doğayı hissetmek birarada

Tabii motorun araba gibi üst konforu yok ama arabadan farklı zevkleri var. Yazın şehir içinde trafik lambalarında sıcakta beklemek problem olsa da, uzun sürüşlerde otomobile göre daha az yoruluyorum. Çünkü doğayı, dağlardaki kekik kokularını, rüzgarı hissederek gidiyoruz. Araba kullanırken bir süre sonra standart korumalı konforda uykum geliyor. Motor sürerken daha diri oluyorum. İnsanı daha dinamik ve genç tutuyor. Hele grup sürüşlerindeki ekip ruhu, sürüş kuralları, uyum, saygı hep birer önemli öğreti ve güzellik. Her sürüş yeni ve farklı bir deneyim. Prensip olarak geceye kalmıyoruz uzun yolda. Yağmur için gerekli korumalı giysilerimiz olsa da yağmur her zaman risk teşkil ettiği için sürüş tercih etmiyoruz.

Yağmura yakalanmak bile güzel

Bir keresinde Afyon Sandıklı’da korkunç bir yağmura yakalandık eşimle. Hava birden karardı, benzinlikte durup yağmur ekipmanlarımızı giymek de işe yaramadı. Nasıl bir rüzgar ve kaskın camından önümüzü göremeyeceğimiz bir yağmur! O sırada bu kaskta neden silecek yok diye düşünmedim değil. Eldivenlerim de yazlık yarım parmak olduğu için ıslak havada rüzgar resmen parmaklarımı kesti. Ellerime komik şekilde benzinciden aldığım poşetleri geçirdim de rüzgardan parmaklarımı korudum. Yolda içimize kadar yağmur sırılsıklam ıslattı bizi. Benzincinin tavsiye ettiği bir butik otele sığındık. Ama butik otel bitik otel çıktı. Rezalet bir otel! Fakat bize bir güzel geldi ki! Kovboy filmlerinde attan inen yorgun kovboyların kaldığı dökük kasaba otellerindeyiz gibi hissettim kendimi. Islak giysileri astık kalorifer peteklerine. Lobide yıllar öncesinden asker arkadaşımla karşılaştık kucaklaştık. O da bir pikapla dünyayı dolaşıyormuş. Bir şeyler atıştırdıktan sonra küçücük odaya sığındık geceyi orada kurtardık. Sabah olunca güneşli havada tekrar yola koyulduk. Dönünce ilk işim uzun parmak eldiven almak oldu. Bunlar işin maceralı yanları…

Bireysel sürüşlerle yollardayım

Biz ayrıca ferdi yolculuklar da yapıyoruz eşimle. Geçen yaz Antalya’dan Yunanistan’a Tasos Adası’na sürüş yaptık. Antalya’dan İstanbul’a zaman zaman motorla gidiyoruz. Geçen sene toplu Çeşme sürüşümüz güzeldi. Adana sürüşünde Toroslar’da keskin virajlı bir rampadan aşağı inerken ekibin arasında kalan bir tır bizi yavaşlatınca ön gruptan koptuk. Aşağı inince gruba yetişmek için biraz sürat yaptık. Radara girmiş az da olsa hız sınırını geçmişiz. Trafik polisleri radardaki vidoyu bize izlettiler hatıra fotoğrafı çektirip cezayı yazdılar. Böyle sürprizler de var tabii. Ama gene de Adana Portakal Çiçeği Festivali’ni yaşadığımız bu sürüş güzel anı kaldı… Tabii 19 Mayıs, 29 Ekim ve Atamız için 10 Kasım gibi günlerde bayraklarımızı takıp toplu şehir sürüşleri yapıyoruz.

İçimdeki özgür ruh

Motosikletçilik özgür ruh işi. Doğa insanları olan motorcular doğaya da saygılıdır. Ülkemizde motor kültürü eksik olduğu için motor sürücüleri sıkıştırılıyor ve üzücü sonuçlar yaşanıyor. Tabi eğitimsiz kurallara uymayan, araçlar arasında gereksiz slalom yapan, kalabalık trafikte yaya kaldırımına çıkıp sürüş yapan hatta ters yönde uyanıklık yapan motorcular saygınlık kaybettiriyor ve ciddiye alınmıyor. Özellikle evlere sipariş yetiştiren şehir içi kuryelerinin eğitilmesi lazım!

Üniversite yıllarımda halk oyunları ile gittiğim Roma’da güruh halde akan o kadar çok motosiklet görmüştüm ki beni şaşırtmıştı. Kentlerin yoğun trafiğinde az yer kaplayan, park sorunu olmayan motosikletler trafiği rahatlatacaktır. Eğitimli sürücülerin artması dileğiyle tüm motorculara selam!

İki teker sevdalılarına özel not:

“Yıllar önce Necati Abi‘nin Jawa‘sı ile dolaştırdığı bu caddenin adı Sümer Ezgü Caddesi oldu. Ve ben Antalyadan Burdur’a motorla gidersem her zaman vefalı olduğum Bucak‘a girip, Bucaklıların benim adımı verdiği bu caddeden Harley Davitson Tri Glite motorumla geçerken zaman tüneline girdiğimi hissediyorum…”